Aradan 18 hafta geçmişti.
Siyah converse'leri, dönemin modasına uyun saç kesimi, umursamaz tavırlarıyla sokaktaki herhangi biriydi o. Dünün ve yarının olmadığı, sadece akreple yelkovanın ezeli kovalamacasına şahit olan Rolex marka saatine baktı. Belkide yaşadığı sokaklara ait olmayan tek şey kolundaki o saatti. Vakit gelmişti, karşı kaldırımda onu izleyen uzun, esmer çocuğa bir göz işareti yaptı. Kuru'ydu adı. Sokaklarda herkesin ikinci el bir adı olurdu zaten. Kiminin yüzündeki izlerden, kiminin ten renginden, kiminin ise geçmişinden gelen isimler.
Genç adam, avını bekleyen kurt misali sessizce sindi kuytuya. Sokaklardaki ilk günü geldi aklına. Kaçmak isterken bu şehirden beş parasız kalmıştı. Önce tüm parası çalındı, faili meçhul hayatların yaşandığı o şehirde. Sonra tüm geleceği.
Yüzündeki yaraların, açılan kaşının ve saçsız başının her insanda oluşturabileceği tesir aşağı yukarı aynıydı; Acıma. İlk önce sarı fark etmişti, çö plerin hemen yanındaki hareketsiz bedeni.
Sokakların dili farklıdır, bazen acıma kine dönüşür bazense sevgiye. Gerçek hayattan farklı olmayan tek yanıysa sokaklarda yükselebilmek için risk almak gerektiğidir. Genç adamda öyle yapmıştır, reisi dövmüş ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan herkes gibi korkusuzluk maskesini takmıştır yüzüne.
Kuru'nun cırtlak sesiyle yerinden yavaşça doğrulur genç adam.
- Sus lan Şerefsiz!
Sonrasında dayak yiyen her insanın çıkarabileceği aynı sesleri duydu, inlemeleri.
Talihsiz genç ne sarhoşken ne de ayıkken girilmeyecek fakir semtlerden birine sürüklenmişti bir kere. Şimdilik acı içinde kıvranmaktan başka pek bir şansı yoktu. Birkaç dakika sonra onu görenler polise haber verecektir nasılsa.
Tam 18 dakika sonra gelmişti ilk ekip otosu. Hemen sonrada ambulans. Vasat hayatının vasat bir gününü yaşayan polis memuru, gencin telefonundaki ilk numarayı tuşladı. "Aşkım" yazıyordu, telefona cevap veren kişide aynı kelimeyle açmıştı telefonu.
- Aşkım. Nerde kaldın ya?
- Hanımefendi, bu telefonun sahibi darp edildi, hastaneye kaldırıyoruz.
Sonrasında gelen şaşkınlık, üzüntü haykırışları.
Hastanenin acil servisine ilk gelen yine o olmuştu. Sevdiği adamın birkaç kırığı, açılmış kaşı, yara içindeki yüzü karşıladı onu. Şaşkın, dudaklarından birkaç kelime dökülebilmişti ancak;
- Sana bunu kim yaptı böyle?
Hipokrat yeminine bağlı doktorun, hastanın şuurunun kapalı ama durumunun iyi olduğunu anlatan sözleri içine bir nebze olsun su serpmişti. Aynı su yağmur halini almış, camın hemen dışında yağmaya başlamıştı. Uzaklarda, bir yıldırımın toprakla buluşmasına tanıklık etti.
Yıldırımın sesini duyabiliyordu genç adam. Eski araba lastiklerinin zenginleştirdiği ateşi izlerken yıkık viranede. Pamuk, ganimeti getirip ellerine teslim edince meraklandı. Cüzdandaki paranın tamamını dağıttı, parası vardı yanında. Cep telefonuna meraklı gözlerle bakan Pamuk, kendine doğru gelen telefonu havada kapmıştı, sevinçle. Kısa, beyaz tenli, cin gibi bir sokak çocuğuydu. Yüzü hala beyaz olsa da içi çoktan karalar bağlamıştı.
Kredi kartları, ehliyet, kimlik gibi değersiz şeyler. Kimliksizliğin hüküm sürdüğü her yerde olduğu gibi. Sonra resimler, vesikalık olanlar.
- Yakışıklı bi zü ppeymiş. Dedi façası alaşağı edilen genç için.
- Artık değil Kaptan! Dedi çocuklardan biri ve tüm çocuklar aynı anda gülmeye başladı.
Bir terslik vardı, Kaptan gülmüyordu. Elindeki resim hala sevdiği kadına aitti. İki kişilik bir resim. Onun olması gereken yerde bir başkası vardı artık. Avucunun içine sıkıştırdığı resim hariç her şeyi yaktı, olmayan umutlarıyla can bulan ateşte.
Viranenin cam olması gereken çerçevesine doğru yanaştı, sokaktan geçen yaşlı adamın küfür edişini duydu. Bağırdı;
- Toplumda hep itiliriz. Sanma ki buna istekliyiz. Biz sadece seçtiklerimizin eseriyiz!
10.01.2008